Genel

Akıl Aşka Karşı mıdır?

– Sinan Paşa’da Akıl-Aşk Dikatomisi –

Hani Rabbin Ademoğullarının sırtlarından zürriyyetlerini almış, onları kendilerine şahit tutarak Ben sizin Rabbiniz değil miyim? ’ demişti. Onlar da ‘Evet şâhit olduk. ’ dediler. Böyle yapmamız kıyamet günü ‘biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir. (Âraf Suresi, 7/172)

İslam düşüncesinin özellikle tasavvuf alanında birçok müellif aşk ile akıl arasındaki ilişki konusunda geniş kapsamlı karşılaştırma ve analizler sergilemiştir. Sinan Paşa da bu karmaşık problemi Tazarru’-nâme’nin farklı yerlerinde farklı yönleriyle tasavvuf geleneğine uygun bir biçimde ele almış, ilk bakışta akıl-aşk karşıtlığı gibi görünen durumu, Kur’an ve hadislere dayanarak bir uyum biçiminde işlemiştir. Bu makalede ise problem yukarıdaki âyette işaret edilen ve İslam düşüncesinde “bezm-i elest”, “rûz-i elest”, “bezm-i ezel”, “elest günü”, “elest sohbet-gâhı”, “elest meclisi”, “belî ahdi” gibi ifadelerle anılan olaya izafetle ve Tazarru’-nâme’ye referansla açıklanacaktır.

Hadislerle de zenginleştirilerek birçok kez tefsir edilen bu âyet tasavvuf düşüncesinin temel referans noktalarından biri olmuştur. Allah’ın tüm insanlarla ezelde kurduğu misâkın ya da sözleşmenin anlamı, ruhlar aleminde onun tüm insanlara kendini Rab olarak tanıtmış olması ve insanların da bunu kabul etmiş olmasıdır. Aslında sözleşme, bir anlamda insana doğal olarak bağışlanmış olan “fıtrat” ya da “tabii din” olarak da yorumlanabilir. Dolayısıyla her bir insanın ruhunda Allah ile yaptığı bu sözleşme gizil olarak vardır. Sözleşmenin tasavvuf düşüncesi açısından üzerinde durulan temel özelliği ise, ruhların cisim alemine girmeden önce, ezelde gerçekleşmiş olması ve Allah’ın cemalini müşahede ile müşerref kılınmış olmasıdır. Başka bir ifadeyle her bir insan Allah’ın Rab’liginin ezeli tanığıdır.

Bu bağlamda Allah’ın, insanla epistemolojik ve ontolojik olmak üzere iki yönlü bir ilişkiye girdiği söylenebilir. Birincisi, insana tüm bilgilerin temeli olan bir soruyu sormakla, bilginin öznesi; İkincisi ise, lütfedip varlığını tanıtmak ya da cemalini (güzelliğini) göstermekle de “sevgi”nin öznesi yapmış olmasıdır. Böylece insan, hem bilgi hem de aşk ile mücehhez olarak var olur. Bu yüzden de insanın yaratıcısına olan bilgisi ve sevgisinin fıtri olduğu düşünülmüştür. Aslında tüm bilgi ve sevgilerin kaynağında da, ezeli ahdin yinelenmesi söz konusudur.

Bu iki görünümün insanda bir bakıma akıl ve kalp olarak kutuplaştığı söylenebilir. İşte tasavvuf düşüncesi insanda anlama ve bilme gücünün taşıyıcısı olarak aklı, sevginin ve aşkın taşıyıcısı olarak da kalbi temele alan bir sistem geliştirmiştir. İnsan akıl yetisi sayesinde İlahi hitaba muhatap olmakta ve böylece yaratılmışlar içinde seçkin bir konuma kavuşmakta; aşk sayesinde ise Varlıkla özdeşleşme noktasına ulaşmaktadır. İnsan sadece bilen (akıllı) bir varlık olmakla değil, fakat kendisini bildiği şeyle birleşip onda yok olabildiği (fena) ölçüde varoluşsal bir anlama kavuşmuş olur. Başka bir deyişle kalp sonsuzluk karşısında bizim ne olduğumuzu belirtirken akıl ne düşündüğümüzü belirtir. Öte yandan kalp, Varlık ile özdeşleşme noktası olduğu gibi keşfin de organıdır. Bir kutsi hadise göre Allah şöyle buyurur: “Beni yer ve gök taşıyamaz, ama Mümin kulumun kalbi taşır” Kalbin en derin merkezine “sırr” denir ki, burası yaratılmışın Allah ile karşılaştığı kavranması mümkün olmayan bir noktadır.1

Konuyla ilgisi içinde tasavvuf düşüncesinin üzerinde durduğu Kur’an’daki bir diğer ifade ise, Allah’ın kullarına ve kulların da Allah’a olan sevgisinden söz edildiği Maide Suresi 54. ayetinde yer alır: “Yuhib-buhum ve yühibbûneh Burada sevmek de sevilmek de hem Allah’a hem de kullara izafe dilmiştir. Tek yönlü bir sevgi ilişkisi söz konusu değildir. Allah hem seven hem de sevilen olduğu gibi, kul da seven ve sevilendir.

Bu bağlamda kulun tüm çabası Allah’a yaklaşmak, ona olan bağını günbegün güçlendirerek onu bilmeye (marifetullah) yönelik olduğu gibi, nihayetinde kendi varlığım Allah’a adamaya (bekâ bi’llah) ve onda yok olmaya (fenâ fillah) adamasıdır.

İşte bu noktada Sinan Paşa’nın görüşlerine geçecek olursak öncelikle onun Tazarru’-nâme ve Maarif-nâme adlı eserlerindeki söyleminin marifetullah ve fenâfillah’a ulaşma yolunda manevi bir talimi amaçladığı söylenebilir. Bu bakımdan bu iki eser didaktik bir özellik sergilemekle birlikte, bununla sınırlı olmayıp bir “hal tercümesi” niteliğindedir. İşte bu nedenle onun eserlerinin incelenmesinin, Türk-İslam düşüncesinde, “dile getirilemez olan”a işaret etmesi bakımından Türk dilinin manevi talim yönünü tanımak, söz ile halet arşındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu bilmek için gerekli olan öncelikli adımlardan biri olduğu söylenebilir.

İnsanî Varoluşun Özü Olarak Gönül

Gerek didaktik özelliği gerekse de hal tercümesi olması bakımından Tazarru’-nâme’deki konumuzla ilgisi içinde anahtar kavramın gönül (dil) olduğunu görürüz. Gönül, yukarıda ifade ettiğimiz, insanın fıtraten sahip olduğu bilgi ve aşk birliğini karşılayan bir kavramdır ve insanı insan yapan öz nitelik olarak tanımlanır.

***

Doç. Dr. Mustafa Yıldız
Erciyes Üniversitesi

Kaynak Alıntı:
Sivrihisarlı Sinan Paşa ve Nesir Edebiyatı
Sivrihisar Belediyesi Kültür Yayınları -3-
Sh. 309

wlogo

BLOG SİTE

GENEL

FACEBOOK SAYFA